| |
SANAT
SANAT, POPÜLER
KÜLTÜR, KİTLE KÜLTÜRÜ, YÜKSEK KÜLTÜR, HALK KÜLTÜRÜ, GELENEKSEL KÜLTÜR, ARABESK
KÜLTÜR VE MODERNİZM ÜZERİNE BİR DENEME
(FELSEFİ BİR
YAKLAŞIM)
Insan bilinci en
yüksek akıl ile belirlenmiş özgür eylemde erişir. 18.yy. düşünürü
olan Schelling’ e göre ise, sanatın yaratmalarında erişmektedir. Sanatçının
içinde ise kendisinden daha üstün olan, kendisini sürükleyen, kendi aracılığı
ile “sonsuz”u yaratan bir kuvvet yaşar. Sanatçı kendi içindeki bu “kavranamaz”
da bütün yaratmalarının kaynağını bulur; yapıtını bu kaynaktan toplar.
Scehelling’ e göre, sanat eserinde “sonsuz” ışıldar, kendini somut bir hale
getirilmiş olarak gösterir; güzellik, “sonsuz”un “sonlu bir şey” olarak
görünmesidir. Dahinin yarattığı sanat eseri, gelip geçici varlıklar olan
kopyalarının üstüne yükselerek, ideaların kendilerini görüp yansıtmıştır. Sanat
ideaların gerçek tasviridir. Oysa Platon, sanatın idealar-gerçeğin ana
örneklerini- kavradığını kabul etmez; ancak sanat görünüşleri taklit eder,
idealarının kopyalarının kopyasını çıkarır. Platon erdemli olana, iyiye denk bir
kalıcı güzellik tasarlar; bu nedenle güzellik, kopya olmaktan ileri gidemeyen
taklitlere değil, ideanın birliğine özdeştir. Sanat yapıtı bu nedenle kendi
başına güzellik taşımaz, güzel ideasına bağlanmak zorundadır. Platon’ da evrenin
ana ilkesi olan”iyi-güzel”, tüm idelarında dayandığı temel ideadır. Bu idealar
ancak (intellect) aracılığıyla kavranabilir. Böylece tüm nesneler ya da
fenomenler dünyası akılsal olan bu evrensel ideaların bir yansıması veya taklidi
olmaktadır. Bu dünyayı sanatına aktaran sanatçının dünyası ( sanat eserleri) ise
taklidin taklidi olmaktadır.
Schelling’ e göre güzellik, “sınırlı olarak temsil edilmiş sonsuzluktur”. Ama
sanatın asıl konusu ne Schelling’in metafizik sonsuzu ne de Hegel’in mutlak’ıdır.
O, kendi duyu yaşantılarımızın belli temel yapısal ögeleri içinde( çizgilerde,
mimari ve müzikal biçimlerde vb.) aranılmasıdır. Bu ögeler her yerde hazırdırlar.
Onlar apaçıktırlar, görülebilir, duyulabilir ve dokunulabilirler. Goethe bu
anlamda, sanatın nesnelerin metafizik derinliğini gösterme öykünmesi yapmadığını,
yalnızca doğal olanların yüzeyine bağlı kaldığını savunur. Goethe, sanata,
“doğal olayların yüzeyine bağlı kaldığı” düşüncesiyle bakar. Oysa, “güneşin yer
çevresinde döndüğü bilgisinin yanlışlığıyla döndüğü, yerin güneş çevresinde
döndüğü bilgisinin doğruluğu arasındaki bilimsel ayrımın sanat açısından büyük
bir önemi yoktur. İnsan aya ayak basmayı başarsa da başaramasa da lunatik gene
lunatiktir.” Yağmurun nasıl yağdığı ya da güneşin nasıl doğduğu sanatı
ilgilendirmez. Ancak sanatçı, doğanın yaratı anından yararlanarak /etkilenerek/esinlenerek
yeni ürünler yaratabilmektedir. Sanatçı, başakların rüzgarda dalgalanışına
bakarak bir şiir yazabilmekte, batmakta olan güneşe bakarak resim yapabilmekte
hatta doğanın seslerinden esinlenerek bir müzik eseri yaratabilmektedir.
Shakespeare bir gün Dostoyevski, Rubes, Tiziano ve Wagner sadece sanat için ya
da doğal olayların yüzeyselliği gerçeğini aktarmak için çalışmamışlardır. “onlar
her ne pahasına olursa olsun, yüklerinden kurtulmak, canlı varlıklarının
ağırlığını dışarı atmak için” verdikleri uğraşının yanı sıra , eserlerinin kendi
dünyalarının/ yaşantılarının/ etkilenişlerinin yanlışlıkla ve gördükleri dünyayı,
mantığın/ aklın/ ilginin verilerine göre değil duygularının, düşlerinin,
özlemlerinin, sıkıntılarının , kaygılarının verilerine göre düzenleyişlerle
çalışmışlardır.
Böyle bir yaklaşım sonucu ise, sanat için şu söylenebilir mi diye düşünüyorum;
sanat, sanatçının nesneleri metafizik derinliğini, içerik ve biçimlerle anlatma
çabasıdır. “sanat belki de tek bir idealin simgesi değil, sanatçının o fikre,
duyguya verdiği çeşitli biçim ve biçimlerdir.”
Sanatsal yapıtın özünde, yapıtın işleniş biçimi ve yapıtla verilmek istenen
düşünce vardır. Örneğin Beethoven 5. Senfonisinde güzel bir tema yakalamıştır ve
o tema üzerine bir senfoni oluşmuştur, Strauss ve Wagner’ e göre, Beethoven’ in
5. Senfonisi alın yazısı ya da kaderin savaşımıdır, üzerine bir senfoninin
örüldüğü giriş motifi ise kaderin, belki de ölümün kapıyı çalmasıdır.
“Beethoven’in bizde hayranlık uyandıran yani yalnız kendisinin biçim ustalığı
değil aynı zamanda” yaşadığı döneminin müzüğinde yansıyan yoğun özüdür.
Beethoven’in müziğini sadece yaşadığı dönemle açıklamak elbette doğru değildir.
Ama müziğin kaynağı olarak yaşadığı çağın olaylarını ve düşüncelerini değil de,
yalnız çalgıları göstermek de yeterli olmaz sanırım.
Güzellik, doğrudan doğruya nesnelerin görüntüsü ile ilgili değil, anlıkta
kurulan bir bağıntıdır. Böyle bir durumun somut göstergesi ise, güzelliğin ya da
güzelin farklılıklarla görünmesidir. Güzellik kavramı değişkendir ve tek bir
doğruyla tanımlanamaz . “Güzellik, nesnelerin bir niteliği olarak kabul edilen
hazdır. O , “ nesnelleşmis hazdır.” Eğer sanat bir hazsa bu haz , nesnelerden
değil, biçimlerden duyulan hazdır.” Bir mimariden, bir şiirden ve bir müzikten
alınan duygu, ruhun en öznel durumlarından biri olan hazın somutlaşmasıdır. Bu
konuda, bilimde olduğu gibi, bilimsel bir bilgi (Episteme) / veri aramak mümkün
değildir. “sanat , felsefenin ve bilimin uğraştığı türden sorular ve yanıtlarla
uğraşmak zorunda değildir. Daha açık anlatımla sanat, insanın özel doğası ile
genel doğa arsındaki/ içindeki bağlantıları bilme/ kurma gereksiniminin ürettiği
türden soruları sormaz, böyle sorulara yanıt aramaya kalkışmaz. Sanat alanının
özgül soruları da yanıtları da insan yaşantılarıdır. “– Experimen la humana-
sanatsal etkinliğin nesnesidir yaşantı, bir bakıma hammaddesi. Sanat yaşantıyı
irdeler, işler, yaşantıyı sergiler, sanat yaşantılarla uğraşır.” Biçimlerden
alınan haz, nesnelerden ya da duyu izlenimlerinden alınan hazdan değişiktir.
Sanatta bulduğumuz haz, ancak bu anlamda nesnelleşebilir. Bundan ötürü güzelliği”
nesnelleşmiş haz” diye tanımlamak tüm sorunu çok yüzeysel bir yaklaşımla
açıklamaya çalışmak gibi görünür.
Güzellik”hoşa giden şey” olarak tanımlanır daha çok, sofist Hippiyas’ a göre
“güzel uygunluktur”. Sokrates bu tanımı çürütmek isterse de Platon “güzel
uygunluktur” üzerinde durur. Platon, Sokrat olarak güzelliğin ideasını ya da
özünü bulmaya çalışmaktadır. Ona göre, eğer güzellik görünüşü sağlıyorsa ve
uygunluğu bu şekilde anlıyorsak, güzel uygunluk olmayacak ve görünüşü aşan başka
bir şey olacaktır. Bu durumda da düşünmek gerekir ki acaba uygunluğun kendisine
katıldığı bir şey güzel mi görünür, yoksa gerçekten güzel midir ya da uygunluk
duygularla mı yoksa akılla mı ilgilidir?
Platon, güzel ile iyi kavramlarını aynı görür. Estetiğin konusu olan “güzel” ve
ahlakın konusu olan “iyi” bir ve aynı sayılmaktadır. Dolayısıyla estetik
bakımdan güzel olan bir şey, ahlak bakımından da güzeldir. Bu durum, uzun süre
düşünce tarihinde de etkinliğini sürdürmüştür.
Platon’un öğrencisi olan Aristotales de sanatı bir taklit sayar. Platon’un
idealar dünyasında aradığı kavramları, Aristotales, içinde bulunduğumuz dünyada
arar ve duyular dünyasını önemser Sanatı eğitime ve ahlaka bağlı görür. Sanat
eseri sanatçının zihninde oluşmaktadır. “Estetik yaratı, sanatçının kendi
tabiatından doğar, dışsal amaçlardan yani duyusal zevk, fayda ve ahlaktan
bağımsız olmasıdır. Halbuki sıradan ürünler kendi dışındaki nedenler sonucu
yaratılmışlardır.” Sanatçı duygularını dile getirirken, tüketicileri göz önünde
bulundurmamaktadır. Sanat eseri sanatçının kaleminden yada fırçasından çıktıktan
sonra çıkmış sayılır. Bu biten sanat ürününü bir kimsenin okuyup izlemesi yada
dinlemesi önemli değildir. Bir şiir sözcüklere dökülmeden önce, bir tablo
renklere, bir müzik seslere dönüşmeden önce zihinde imgesel bir dille
oluşmaktadır. Çağdaş bir İtalyan sanat felsefecisi olan B. Croce’nin (1866-1952)
yaratma sürecinde ilginç olarak gördüğü şey, “yaratmanın her zaman olmayacağı,
bazen olabileceği, estetik fenomenin bazen ifadeye dönüşebileceğidir. Bu
bakımdan bir şiir, bir resim , bir müzik parçası ancak sanatçının zihninde yada
ruhsal dünyasında bir defa oluşmakta sanatçı istesede aynı yaratıyı bir daha
yapamamaktadır. Sanattaki tek’lik ve özgünlük olayını yaratanda budur. Leonardo
da Vinci Mona Lisa’yı, Gauguin Tahitili Kadınlar’ı, Vincent van Gogh Ağlayan
Adam’ı hasır sandalyesinde gözlerini yumruklarıyla kapayarak hıçkıran yoksul bir
adamı yansıtan izlenimi ya da Eski Papuçlar’ı ve bunları ayağında taşıyan,
kaldırım taşlarında sürükleyen tükenmiş bir insanın acılarını yansıtan izlenimi
bir kez yansıtabilir. Ümit Yaşar Oğuzcan Karanlıklar Üstüne şiirini, Orhan Veli
İstanbul’u Dinliyorum şiirini bir kez yazabilir. Beethoven Ay Işığı Sonatı’nı,
Mozart Küçük Bir Gece Müziği’ni, Albinoni Adagio’yu, A. Adnan Saygun 1.
Senfoni’yi, Necil Kazım Akses; Orkestra Konçertosu’nu bir kez besteleyebilir.
Hangi konu olursa olsun, sanatçı onu yaşayarak biçim-içerik süreci içinde sanat
eserine dönüştürebilir. Yaşayan bir duygu ise son bulur. Ancak yaratılmasına
neden olduğu yapıtla “sonsuzluğa” ulaşır. Bir duygu bir defa yaşanır ve
anlatımını bulur. Yeni bir zamanda ve mekanda yaşanılan yeni bir duygu ise yeni
bir anlatımı doğurur. Bu nedenle sanatçının bir eseri diğerine benzememekte,
ortak yanları olmasına rağmen, yarattığı şeyi bir daha yaratamamaktadır.
“Heraklietos’un , “güneş, her gün yeni bir güneştir.” Sözü fiziksel olması bile,
sanatçının güneşi için doğrudur. Sezginin yada düşsel dünyanın ifadesi bir dil,
yani söz, renk, çizgi, ses ve görüntüdür. Böyle bir yaklaşımsa, Croce’nin
düşüncesinde de olduğu gibi, sezgi ile ifadenin bir olduğu sonucunu
çıkarmaktadır. Her sezgi, aynı zamanda ifadedir ya da bir şekilde ifade bulur.
İfade de edebiyatçının, ressamın, müzisyenin ve sinemacının dili olarak
kendisini gösterir. Sezgi, düşü kullandığı dille somutlaştırır. Her sanatsal
yaratıda, sanatçının sezgisi yatmaktadır. Estetikse bunları inceleyen bir
disiplindir. Anlıkta, iradede, bellekte, iç dünyada bir tasarı biçiminde olan
duygusal bir yoğunluk, sezgi, bir dil aracılığıyla (çizgi-renk, nota-ses, söz)
oluşmaya başlamakta, duygu, çizgisel, notasal yada sözsel olarak imgeleşerek,
yapıtı doğurmakta-somutlaştırmaktadır. Buradan yapılabilecek yeni bir çıkarım da,
müziğe somut bir kimlik yüklemekte ve özgün bir tanım yapma durumunu
doğurmaktadır. İnsanın tanımlanamaz ve kavranamaz sonsuzluğu olan anlık, irade,
bellek ve iç dünyada oluşan duyguların, imgelerin, sezgilerin nota-ses diliyle
biçimsel, formsal ve estetiksel bir yapıda somutlaşmasına-anlatılmasına müzik
denir.
Schopenhauer’a göre, “müziğin olaylar dünyası ile bir ilgisi yoktur” müzik
“iradenin bir kopyasıdır.” Müziğin etkisinin öbür sanatların etkisinden daha
güçlü ve yoğun olmasının nedeni de budur. Çünkü öbür sanatlar bir şeyin
gölgesini dile getirirken, müzik özünü dile getirmektedir. Müziğin özü ise,
bestecinin duyurmak istediği yaşantıdır. Bestecinin yaşantısı da yalnız müziksel
bir yaşantı değil, içinde yaşadığı ve kendisini çeşitli yollardan etkileyen
tarihsel dönemle koşullu kişisel ve toplumsal bir yaşantıdır. Beethoven için ana
yaşantının İmparator ya da Metternich yönetiminin değil de, Fransız devriminin
olması olgusu, Beethoven’in sanatını ve kişiliğini anlamamız bakımından
önemlidir. “Sanatçı, gördüklerini olduğu gibi eserine aktarmaz; olayları
yalnızca görerek değil, yaşayarak sanat eserine dönüştürür.” Öyleyse,
iletilebilen ve paylaşılabilen bir şey olarak yaşantı sanatsal etkinliğin yegane
nesnesidir. Örneğin Beethoven’in 9. Senfonisi’nin koro bölümündeki coşkun sevinç;
soyut bir sevinç olmayıp sayısız çatışmalardan doğan, küskünlüğe ve umutsuzluğa
karşı çıkan bu umutsuzlukla, son derece bilinçli bir biçimde savaşan bir
sevinçtir. Öte yandan, Beethoven’in en son bestelediği oda müziğinin özünü
inceleyerek olursak, bu müziğin korkunç bir yalnızlığı dile getirdiğini görürüz.
Ama soyut bir yalnızlık değildir bu. Çağın yığınlarıyla ortaya çıkan ve ilk
sesini Beethoven’in müziğinde duyuran yeni bir şehir yalnızlığıdır. Başka bir
deyişle, Beethoven’in müziğini biraz dikkatle inceleyecek olursak, bu müzikte
bütün insan duygularını ve tutkularını soyut, belirli nitelikten yoksun değil,
belli bir takım duyguları ve tutkuları daha önce bilinmeyen bir anlatım biçimi
içinde görürüz. Bütün sanat zamanla koşulludur ve ancak tarih içinde belli bir
zamanın düşüncelerini, gereksinmelerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı
temsil eder. Antoine Watteau’nun yaşam öyküsünü yazanlar, onun yoksul bir
köylünün çocuğu olduğunu, çok bozuk olan sağlığının ona Paris gece eğlencelerine
katılmak olanağı bırakmadığını anlatmışlardır. Gerçekte Watteau, her şeyden
yoksun yaşamını tablolarına koyacağı yerde, özlemini çektiği düşsel yaşamı
tablolarında canlandırmıştır.
Sanat eseri, bir yaratma işidir. Sanatçı kimi zaman gerçeklikten aldığını,
tanınmaz hale getirecek kadar yaratıcıdır. Sanat eserlerinin insanlar üzerindeki
etkisinin büyüklüğünün altında yatan gerçek de budur. Eğer yapıt anlık olursa,
toplumun o andaki doruksal hazzını, duygularını kısa süreli bir biçimde
anlatırsa, bu popüler bir kimlik yaratır. Ancak, zamanın ve toplumsal koşulların
değişmesine rağmen, her durumda aynı tadı verebiliyorsa ve potansiyel duyguları
uzun sürelerde yansıtabiliyor, canlı tutabiliyorsa, bu sanatçının ölçütünün
göstergesidir. “ Bunlar arasında zaman seline göğüs gerenler, kuşaktan kuşağa
yaşayıp dururlar. Ölenlerin mezarları bile yoktur.” Sanatın ustalık ve teknik
yönü de vardır. “Bir ustalığın sonucudur sanatın özgürce boy atıp gelişmesi.”
İfade dilini , sözcükleri, renkleri ve notaları bilmek, bir ustalık ve teknik
gerektirir. Ama bir yaratıda başka yetilere ihtiyaç vardır. Eğer herkes sanat
üreticisi, sanatçı olamıyorsa- bu açıdan bakıldığında, bu tür yoksunluklara
rağmen Türkiye'de her gün sanatçı kimliği ile birilerinin ortaya çıkıyor olması
ilginçtir- yalnız teknik ve ustalık yokluğundan değil, aynı zamanda sezgi
yokluğundandır. Müziksel (tonal) işitmeye sahip birçok insan müziğin akademik
eğitimini alabilir ama beste yapıyor olabilmek, resim yapıyor, şiir yazıyor
olabilmek farklı bir yetidir. Anlatımcılık, kuramının temel kavramı duygu-
coşkudur. “ Duygu, algının kavramsallaşması, yaşantıya girmesidir. Duygunun
yaşantıya girmesi de onun ilgili sanat dilinde imgeleşmesi demektir. Yani eserde
anlatılan duygu artık somut hemen hemen tek olan bir duygudur.”
Bir dilde anlatılmış ( imgeleşmiş) duygu, tamamlanmış duygudur. Gerçek bir
yaratmada, eser ve duygu birlikte aynı anlatım eyleminde oluşmaktadır.
Dolayısıyla eser, duygunun bir yansımasıdır. Bir dilde anlatılmış duygu ise
tamamlanmış duygudur. Duygunun hangi dilde olursa olsun, sözsel, çizgisel ya da
nota olarak imgeleşmesi, sanat eserinin kendisini ve yaratıcısını anlatması
demektir. Yalnız sanat dilinde olması gereken artistik ve estetik ögeler ( biçim,
üslup, denge, ritm, harmoni...) onun sanatsal kimliğinin ölçütünü- boyutunu-
oluşturmaktadır. “Anlatım gücü ve estetik gücü atılmış bir yapıt, gerçek bir
sanat yapıtı olmaktan çıkar.”
Sanatçı, ........ ve Collingwood’a göre, başkalarında duygu uyandırmak için
duygularını anlatmaz izleyicide, okuyucu ya da dinleyicide duygu uyandırmak için
sanat yapılmaz. Sanat eseri, sanatçının yaşantısını, yaşam tarzını gerçekten
verebiliyorsa, düşünsel ya da diğer açılardan üçüncü bir ögeyi mutlaka
etkileyecektir. Sanat yaşamla iç içedir. Böyle bir yaklaşımsa, Lev Tolstoy’un
“Sanat meslek değildir, bir yaşam tarzıdır.” Sözünün geçerliliğinin
koruyucusudur. Tolstoy , sanat olayını tanınmış sözleriyle açıklar; “ Bir
yaşantının hatırlanması ve bundan sonra hareket, çizgi, renk, ses veya
kelimelerle ifade edilen biçim yoluyla bu yaşantıyı diğerlerine aynen ulaştırmak
ise, işte sanat olayı budur.” İyi bir şiir, bir tablo ve müzik parçası kimi
zaman bireyin tüm yaşamını, ahlaksal yapısını değiştirebilecek kadar etkili
olabilmektedir. Bu alandaki yaratılardansa insan varlığının birer zorunlu ve
salt parçasıdır. Eski Yunan’dan beri, sanatın işlevinin eğlendirerek eğitmek
olduğu kabul ediliyordu. Sözgelimi tipik bir Rönesans eleştirmeni ve şairi şöyle
düşünüyordu; “Sanat yansıtmadır, amacı eğlendirerek eğitmektir.” Sanatçı ve
okuyucu arasında doğrudan doğruya bir bağ vardı. Romantik dönemde – duygu ve
duygusallığın egemen olduğu, bireyci kurallara baş kaldıran, aşırı gerçeklikten
ve gündelik yaşamın tekdüzeliğinden kaçan, ruhsal, dinsel ve mucizevi olana
kaçışı simgeleyen dönem- bu bağ kopmaktadır. Duygulandırmak ve eğitmek gerçek
sanatın işi değildir. Eğlence isteği daha çok iyi ve çok daha ucuz araçlarla
doyurulabilir. Büyük sanatçıların bu erek için çalışmış olduklarını, örneğin
Michelangelo’nun San Pietro Katedrali’ni , Dante veya Milton’un , şiirlerini
eğlence için yarattıklarını söylemek imkansızdır. Kuşkusuz onlar ve diğerleri,
Aristotales’in şu görüşünü onaylıyorlardı; “İnsanın kendini ve yapıtını eğlence
uğruna kullanması fazlasıyla çocuksu ve budalaca görünür.”
Sanatçının, eserini yaratırken yaşadığı duyguyu başkasında uyandırmak gibi bir
amacı ya da kaygısı yoktur. Böyle bir kaygı sözde sanatçıların işidir.
Bireyler operaya, baleye, bir senfoni ya da resim sergisine eğlenmek için
gitmezler. Bir şiiri eğlenmek için okumazlar. Bu etkinlikler, kültürel
etkinliktir. Yaratıyı sanat yapan temel öge, kültürel işlevinde yatmaktadır.
Sözde sanat, ister öğretici ister eğlendirici olsun, dikkatli ve ustalıkla
yapılsa bile, gerçek sanata dönüşemez. İyi bir sanat eseri, sanatçının
duygusunun, anlatımını başarıyla yapabildiği eserdir. Kötü yapıt, bir insan
duygusunun anlatımını yapmaya çalıştığı fakat beceremediği bir eylem olarak
kalır.
Gerçek bir sanat yapıtı bizi bu evrenden alır ve diğer evreme götürür. Besteci ,
şair ya da ressam, eserini yaratırken aynı duyguyu yaşar. Önce tohum toprağa
düşer. Yaratış ortamına giren sanatçı, ilkin içini bir sıcaklığın sardığını
duymazlıktan gelemez. Bu sıcaklık onu , bu çıkarcı dünyadan uzaklaştırırken,
belirlenen izlenimler yavaş yavaş biçim almaya başlar. Bu biçimlenme işi,
sanatçısına göre; kimi zaman büyük kolaylıkla, kimi zaman da güçlükle oluşur.
Sanatçı bu dünyayı “evi” olarak görmez , yeni bir dünya yaratarak, bu dünyaya
“hayır” der. Yarattığı o evrende kendi benliğini bulur ve dönmek istemez.
Sanatçının evreni, ütopik bir gerçek olarak ortaya çıkar ki, günlük
yaşantısındaki evren, onun yanında küçük kalmaktadır. Duyguların dile
getirilebilmesinde ise, yaşanılan evren ve onun dili hatta sanatsal dil- anlatım-
( sen , söz, çizgi) yetersiz kalabilmekte, sanatçı kendini ve duygularını
ifadelendirememektedir. Bu durumun doğal sonucu olarak da cinsel kökenli itkiler,
örgütlenen imgeler ve anılar doyurulamamakta, ya da başka çıkışlara
yönelememekte, türlü yasakların ve tabuların da baskısıyla bilinçdışı sürekli
olarak kabarmakta, sanatçıda nevroz denilen ruh hastalıklarına neden
olmaktadır. Van Gogh ‘un doyuramadığı/boşaltamadığı/ çözemediği/
ifadelendiremediği/- çizgiselleştiremediği ve renkselleştiremediği- duygusal
yoğunluk sonucu kulağını kesmesi, sanatçının dünyasını yansıtması açısından
çarpıcı bir örnektir. Düş görerek, bilinçdışının baskısından kurtulan kişi eğer
sanatçı ise, düşlerini, yarattığı eserle somutlaştırarak bilinçdışının
yoğunlaşan baskısından kurtulur. Sanatçı, yaratarak içini dökmekte, tüm
baskılardan zorlamalardan ve sıkıntılardan arınmaktadır. Bu bakımdan Dostoyevski’
nin “Sanat eseri, yaratıcısının bir itirafıdır.” Sözünü benimsememeye olanak
yoktur.
“Türk toplumu bir geçiş sürecindedir.” Bu geçiş sürecinin yaratıları, tıpkı
kitle iletişimi gibi , yaşamın her alanını kapsamakta; yoğun bir biçimde
yaşanmakta, tüketilmekte, aynı amaçla ama farklı kimliklerde ve görüntülerde
karşımıza çıkabilmektedirler. Bu da TV, eğlence, çizgi filmler, çizgi romanlar
ve çocuk dergileri; cinayet , seks, haberler ve dergiler, müzik, giysiler (moda)
, sloganlar ve fetişizm; yiyecek ve içecek, sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler;
oyuncaklar, popüler bayramlar, vücut geliştirme ve spor biçimlerinde, “popüler
kültür”adıyla olmakta, kitle kültürü, arabeski, dolmuş müziği, gazetesi,
dergisi, promosyonları, radyosu,televizyonu, sineması, oyuncağı, sabunu, göz
karası, göz boyası, ağlaması, şamatası, özlemleri, hırsları, heyecanları,
sevdikleri ve sevmedikleri(modası), kitle halinde ticari amaçlarla, arzu edilen
şekilde yön verme çabaları çerçevesi içinde dönüp durmaktadır. Popüler kültür
her toplumda vardır, ama artık o da kitle iletişim araçları gibi- onların
sayesinde- evrenseldir ve bu evrensellik, sınırları olmayan bir “Evrensel köy”
yaratmıştır. Dünya ülkelerinin çoğunda artık insanlar benzer biçimde giyinmekte,
benzer yaşam tarzı sürdürmektedir. “Evrensel köy”ün sınırsızlığı daha da
büyümektedir. Yaşanılan popüler kültür, bugüne kadar olagelenlerden sorumludur.
Her birimiz onunla ve onun bir ögesi olarak yaşamaktayız. Dinozorların beyaz
perde de dünyaya dönüşlerinin yarattığı kitle hayranlarıyla; Hindi Çin’den, Orta
Doğu’dan Avrupa’ya kadar başlarında basketbolcu Michael Jordan’n armalı kepini
taşıyanlarruyla; Paris’den İstanbul’a ve oradan Budapeşte’ ye kadar stadyumlarda
patlayan Madonna, Michael Jackson çığlıkları ve bunların çılgınlıklarının
çığırtkanlıklarıyla, duman bombaları ve laser oyunlarıyla, realty showlarıyla
aslında meşru bir kitle eylemi olarak kabul edildiğinden, boşaltmaya fırsat
yarattığı için, yaşanılan sosyal/ ekonomik ve sosyal / kültürel yoksunluklara ve
yoksulluklara rağmen; özellikle futbol maçlarından sonra silahlarıyla caddelere,
sokaklara dökülenleriyle –sporu ideolojisi olmayan bir toplumsal oluşum ve
etkinlik olarak açıklamak gerçekte büyük paraların döndüğü, kimi oyuncuların
sahadaki dakikasının 100 milyona geldiği, Anadolu’nun her yöresinde görev yapan
üniversite mezunu bir öğretmenin aylığının 75-80 milyon olduğu, insanların
düşüncesizleştirildiği ve insanlık değerlerine ilgisizleştirildiği/yabancılaştırıldığı
bu egemen güç ilişkisini ve bu egemen biçimin egemen görüşünü yeniden üreterek
devam ettirmektir. Spor, kitle kültürü, alt kültür “ideolojisini ifade eder ve
aşılar; Egoist ve saldırgan bireycilik, insafsız rekabet, fırsat eşitliği masalı...”
Kovboy Amerika’lının Türkiye’deki versiyonları olan ve cikletle farklılığı
bulmaya ya da yakalamaya çalışanlarıyla, bir omuzu kalkık, bir eli cebinde,
gömlek yakası birkaç düğme açık, zincirinin 18 ayar sarılığı görünen, siyah
takımlı, yumurta topuklu, kara bıyıklı bireyleriyle, Ferdi’cileri, Orhan’cıları,
İbo’cuları... viski ve lahmacun temsilcileriyle, yitik kimliksiz yabancılar
olarak popüler kültürün karşı konulamaz yükselişinin dayanılmaz hafifliğini
yaşıyoruz. Özbek’ göre, viski ve lahmacun benzetmesi arabesk kültürün yapısal
özelliğine ilişkin bir gerçeğe değinir. Bu da arabeskin zıt ve farklı kültürel
ögelerinin yan yana gelmesiyle oluştuğudur. Günlük kullanımdaki bu benzetme daha
çok, “çarpık değişen” Türkiye’nin her “çarpık” özelliğini anlatmak için
olumsuzlayıcı bir terim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Arabeskin bu
eklemlenmiş melez yapısından yola çıkarak “modernleşme” tarzımıza ilişkin
sonuçlar çıkarabilir, kendimiz üzerine fikir edinebiliriz.
İngilizce’de tanımı ve dilbilimsel kaynağı; geç ortaçağdaki “halka ait”
anlamından çevrilen “popüler” kavramı, sivil toplumun yakından ilişkili olarak
bugün hakim kullanımı olan “insanların çoğu tarafından sevilen ve tercih
edilen”anlamına doğru evrim geçirmiştir. Popüler kültür kavramının babası
Herder’dir ve bu kavramı “eğitilmişlerin kültürü”, ( learned culture)kavramına
karşılık olarak kullanmıştır. Popüler, başlangıçta Latince “popularis”ten
türeyerek “halka ait” anlamına gelen , hukuki ve siyasal bir terimdi. 16.yy.da
örneğin, popüler hükümet terimi , halk tarafından kurulan ve yürütülen bir
siyasal anlamına geliyordu. Aynı zamanda , aşağı( low), değersiz( base) anlamı
da vardı. “Kitle kültürü, bayağı ve zevksizdir; ekonomik talep tarafından
kültürün ticari alçaltılması ve kitle iletişimi araçları tarafından empoze
edilen standartların zorla düşürülmesinin sonucu bayağı ve alçak bir kültürdür.”
Bu etkilerin bileşimi ise, sanat olmayan bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Kitle
iletişimi, izleyicide pasif tutumu beslemekte, çaba göstermeme gibi bir
alışkanlık yaratmaktadır. Bu da uyuşukluk, sıkıntı, ilgisizlik ve zalimlik gibi
duygulara zemin hazırlamakta, kaynaklık etmektedir. Televizyon ve popüler kültür,
ideolojileri ayinsel bir şekilde iletide görev yapar. Televizyon ahlakı gerçekte
yozlaşmayı üretir ve iletir. Brezilya, Meksika ve Amerika’dan gelen diziler,
toplumsal kuralları ihlal etmenin getirdiği acı çekmeyi ayinselleştirmekte, ayin
gibi alışagelmiş pratik haline getirmektedirler. Gangsterlere, kızılderililere,
katillere karşı güçsüz olan toplum, Süperman, Kahraman Kovboy, Örümcek Adam,
Batman gibi kahramanları korur. Mitsel güçler tarafından çoğunlukla kötülerin
kullandıkları aynı yöntemi kötülere karşı kullanarak çözümleme, popüler
ürünlerin çoğunda egemendir. Tüm bu olagelenler, bireyler arası iletişimsizliği
doğurmakta ve pasif tutumu beslemektedir. Kitle kültürü, bütün gelenek , görenek,
zevk değerlerini devirir ve her türlü kültürel seviyeyi ortadan kaldırır. Her
şeyi birbirine karıştırır ve homojenleşmiş bir kültür ortaya çıkar. Yüksek
kültürün kavramsal zıddı kitle kültürü olarak alınır. Kitlelerin kültür; düzeyi
düşük kültür; sayısal bakımdan çoğunluğun kültürü, genellikle kitle iletişimiyle
iletilen kültürdür. “ Halk sanatı eğitilmemiş, kentleşmemiş ya da
endüstrileşememiş kesimin sanatıdır. Halk sanatının özünü, birlikte algılamak ve
birlikte yaratmak meydana getirir. Popüler sanat ise, kent işidir. Edilgenliği
içinde toplu olarak tepki göstermeye eğilimlidir. Halk sanatında yaratıcılık ve
tüketiciliğin birbirinden ayrılmamasına karşılık; popüler sanatta alıcı yalnızca
tüketir. Okumuşların sanatı ise, yüksek sanattır; ciddidir, sorumludur, yaşamın
sorunları ile güreşir, insan varlığının anlamını yakalamaya çalışır. Bu sanat,
bizim yaşama biçimimizi eleştirir, bizi onu değiştirmeye zorlar. Ne halk
sanatına benzer, ne de popüler sanata...” Sözü ve müziğiyle halkın zevkini,
kültürünü, tarihini, coğrafyasını ve sosyal /ekonomik yapısını en belirgin ve en
canlı biçimde yansıtan gerçek, bütün dünyada , folklor ve halk sanatıdır. Halk
türküleri ve halk sanatı çoğunlukla eski geleneklerin yaşaya geldiği köylüler
arasında yaratılır. Folklor ve halk sanatları; tarihin akışı ve anonimlik
özelliği içinde ad konmadan bestelenen-yakılan- türkü, deyiş, halk dili, halk
edebiyatı, giyim, elişi, halk inanışları, halk hekimliği, seyirlik
oyunlar,görenekler, kır- köy- hayatı ve töresinin yarattığı çeşitli oyunlardan
meydana gelir. Yarattığı değerleri tanımadan halkı tanımak mümkün değildir. Yeni
kültürel yaratılar, evrensel verilerden yararlanmalı, ancak halk kültürünü de
kaynak olarak kullanabilmelidir.
Halk türküleri ve halk oyunları yayılma sürecinde bir çok kereler değişebilir.
Kimi zaman bu değişmelerle zenginleşebilir, ama kimi zaman da ucuzlayabilir,
bayağılaşabilir ve iç bayıltıcı bir nitelik edinebilir. Bela Bartok Macar halk
havalarını/ ezgilerini eklerden ve bozulmalardan sıyırıp onlara ilk biçimlerinin
tazeliğini ve gücün vererek bir arıtma yolunu denemişti. Buna benzer bir şey
bütün halk sanatlarına uygulanabilir. Yalnız unutmamak gerekir ki, değişik
anlatım biçimleriyle ortaya çıkması halk sanatının niteliği gereği olduğu için,
şu ya da bu biçimin, ilk biçim olduğunu söylemek olanaksızdır. Halk kültüründe
ve sanatında yapılması gereken-Bartok’un büyük başarısı buydu- sonradan eklenen
molozlardan kabalık ve kof duyguları ayıklamaktır. Popüler kültür kendi
biçimlerinin çoğunu halk kültüründen alabilmektedir. Ancak halk kültürünü
otantikliğiyle almayıp değiştirebilmekte hatta reddedebilmektedir. Popüler
kültür satın alınan halk kültürü ise imal edilen bir kimliğe sahiptir. Örneğin ,
geleneksel giyim kültüründen, yerel/ bölgesel mahalli motiflerden yola çıkarak
giysi yaratılabilmekte, modayla “tüketilen/ satın alınan” kimliği
kazandırılabilmektedir. Popüler kültür, halk kültürünü ve geleneksel kültürü yok
etmiş, yok edemediğini de kitle kültürü şekline dönüştürmüştür. Alınan ve
satılan mal haline sokmuştur. Ticarilik vasfı olmaksızın var olamayan bu
kültürün üretiminde, estetik ölçü ortadan kalkmış, başarı ürünün muhtemel
alıcıları sayısının hesaplanmasıyla ölçülmeye başlamıştır. Unutmamak gerekir ki,
kültür yaşayan aktif bir süreçtir. Dışarıdan empoze edilemez. Kendi iç
dinamiğindeki ögeleri kullanarak ve ön plana çıkarılarak geliştirilebilir/
zenginleştirilebilir. Dünya toplumlarının farklılıklarının belirleyici olan
özellikleri; kültürü, tarihi, coğrafi konumu ve sosyal/ekonomik yapısıdır.
Toplumdan topluma ayırt edici farklı nitelikler gösteren bir diğer özellik ise,
“gelenek”tir. Gelenekler, yaşantılar yoluyla toplum tarafından biriktirilerek
oluşturulan ve diğer kuşaklara da aktarılan alışkanlıklar ve/veya kökleşmiş
manevi kültür ögeleridir. Bu kültür ögeleri kalıcı özellik gösterirken, değişen
koşullar içinde başkalaşma da geçirebilmektedir. Bu durumda halk kültürel
değerlerini koruyamamak ve yaşatamamak gibi bir problemle karşı karşıya
kalabilmekte, bunun doğal bir sonucu olarak da kültür ögeleri / ürünleri
koşulların zorlamasıyla unutulabilmekte ya da yozlaşabilmektedir.
Gelenek, görenekler kültür varlığının önemli ögesidir, insanlara ki olduğunu
anlatır. Ancak , geleceğin ne olacağına yönelik katkısı yoktur. Bunun yanında
geleneğin ögeleri, yeniden örgütlenerek, değişik pratik ve konumlarla eklemlenip,
yeni çağdaş bir anlam ve çağa uygunluk kazanabilir. Batı toplumları, gelişmekte
olan toplumlar için bir model oluşturmuşlardır. Bu uygulamalar yapılırken de ,
model alınan ülkelerin daha çok alt kültürleri benimsenmiş, Batı’nın uzun
sürelerde kendi koşulları ve örgenliğiyle yarattığı “ sonuçlar” aynen alınırsa
“Batılı” olunabileceği yanılgısı yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Ancak
bilinmelidir ki, güvenilir ve uzun süreli çözümler, daha çok toplumun kendi
yaratıcılığına bağlıdır. Geleneksel ve modern arasında “yerine geçme”, “ çatışma”
ve “dışlama” biçiminde ilişki vardır. Modernist eserlerde kültür endüstrisinin
içinde yer almaktadır. Dolayısıyla modernizmin temel misyonu, bir meta olmamak
değildir. Ancak meta biçimine bir meta doyumu ve araçsallaşma sağlamayacak
biçimde karşı çıkmaktadır. Modernizmin ürünleri, kitle kültürü gibi , aynı
kültürel bunalımın belirtileridir. Bu açıdan bakıldığında modernizm de “yeni”
bir “çözüm” değildir. Popüler kültür ve kitle kültürü bir yandan her türlü
sınırlamaları, toplumsal durgunluğu ve geleneği yıkarken, öte yandan ekonomik
gücün aynı saldırısıyla, her şeyi paranın belirlediği ve yabancılaşmış bir
toplumun ortaya çıkmasına ve toplumsal ilgisizlik ve yine kendisinin ortaya
çıkardığı her türlü kültürel değerler potansiyelini yıkan bir toplumun
oluşmasına neden olmakta, aynı şekilde psikolojik alanda bireysel gelişme aynı
anda özgürleşen duygular ile yeni yeteneklerden ayrılamaz bir biçimde, derin bir
yolunu şaşırma, güvensizlik, ürküntü ve umutsuzluk yaratmaktadır. Göz ardı
edilmemesi gereken bir durum var ki, halk sahte bilince sahip olan, kendilerini
etkisizleştiren , sistemle ilişkilerinde aldatılanlar topluluğu değildir ve
böyle görülmemelidir. Ayrıca halkın çeşitli kesimlerinin cahilliklerinden ya da
bilgisizliklerinden dolayı şu ya da bu şekilde dışarıdan yola getirilmeye muhtaç
olduğu şeklinde bir yaklaşım, doğru ve kültürel bir çözüm değildir. Hiçbir şeyi
değiştirmeden,mevcut olanı paylaşmadan başkaları adına yapılan her türlü “yüksek
kültür, sanat”ısrarı bunlara sahip olmadıkları düşünülen kitleleri dışlamaktan,
kendi çaresizliğine ve yalnızlığına mahkum etmekten öteye gitmemektedir. Çünkü
halka ait olarak bilinen popüler kültür alanı aynı zamanda yozlaşmış,
yabancılaşmış bir kültürel tabakanın , egemenliklerini, umarsızlıklarını
pekiştirmek için üzerinde mücadele verdikleri ve kazanmak istedikleri bir
alandır. Egemen sınıfların değer ve düşünceleri, popüler duygu ve düşüncelerin
içinde eritilerek , popüler alanda direnme etkisizleştirilmek ve
yaygınlaştırılmaktadır. Hem boyun eğme, hem de direnme çelişkisini yaşayan bu
alan, doğru çözümlerle çözümlenmesi gereken çapraşık bir mücadele alanıdır.
Artık ülkeleri askeri yolla işgal etmek gerekli değildir. Alt kültürlerin etkisi
altında bulunan toplumlarda, amaçlarınızı uygulatabileceğiniz işbirlikçilerle
dilediğiniz gibi yön verebilirsiniz topluma. Bunun adı kültür savaşıdır ve bu
savaşta yitmemek, kaybetmemek ve kazanan taraf olmak, duyarlı ve umarlı
entelektüel bireylere bağlıdır ve entelektüele büyük sorumluluklar düşmektedir.
Entelektüel, kitlelere karşı sadece sempatik tutum yaklaşımıyla güç dengesini
etkileyemez. Entelektüelin katkısı, fikir bahşişinden öteye gitmelidir. Üretici
olarak, edebi üretim ilişkilerinde değişimi etkilemede mücadele etmelidir.
Radikal entelektüel, sadece içerik ile uğraşmamalıdır. Aynı zamanda biçim
sorununu anlamalı ve uğraşmalıdır. Entelektüel, ya kültür endüstrisinin
kodlarını çözmeyi öğrenir ya da ona boyun eğer.
Bugün popüler kültürün elçisi olan ülkeler, hegemonyasındaki toplumları
düşüncesizleştirmekte, duyarsızlaştırmakta, okumadan uzaklaştırmada, sosyal/kültürel
ve ekonomik açıdan insanları eğlenme, yeme ve içme içine sokmaktadır. Oysa hayat
sadece yemek ve içmekten ibaret olmayıp insanlık değerleri dizgesini de
beraberinde yaşatabilmelidir.
Çoğu ülkeler bugün, ölçülü olunması gerektiğinin bilincindedirler. Ancak
gelişmekte olan toplumları pazar olarak kullanıp, heveslendirmekte, tüketicilik
yapısına sokmaktadır. Bireysel, kişisel, kültürel ve toplumsal kimliğin ancak
abartılı, gösterişli ve para harcayarak kazanılabileceği sanısı yaratılmaya
çalışılmaktadır. Böyle toplumlarda ise, insanlar marka aramaya başlamaktadırlar.
Her şey var gösterilmekte, sonsuz bir bolluk rüzgarı estirilmekte ve hayali bir
bolluk yaratılmaktadır. Ama toplum, gerçeği “hüzünlü” , “acılı”, şarkılarında/
türkülerinde, gecekondularda ve tüm bunların doğal sonucu olarak da
arabeskliklerinde yaşamaktadır.
Popüler kültürün etkisi altında bulunan toplum, insanlıktan çıkarılmış,bağıntısı
koparılmış, şizofrenik bir yapıdadır. Post bireyselliğe itilmiştir ve onun en
üst sınırlarında yaşamaktadır.
Aynı içerik, bu kültürün müziğinde de egemendir. Popüler müzikte, müziksel öz
aynıdır. Kimi zaman öz değişiyor gibi görünse de, değişen dış yapıdır. Popüler
müzikte egemen olan özellik, tekrarlamadır. Bir ezgi baştan sona tek bir
müziksel cümlenin tekrarlanmasıyla bile kurulabilmektedir. Ezgiler, birbirine
benzemekte, bu endüstri tarafından birbirinin türdeşi olarak üretilmektedir. Bir
önceki ezgi tutmuş ve beğenilmişse, yeni ezgide de aynı kalıpların kullanılması,
aynı sonucu doğurmaktadır. Bu nedenle ezgiler birbirine benzemekte,
benzetilmekte, birbirinin taklidi, en sonunda da “taklidin taklidi” olmaktan
öteye gidememektedir. Popüler müzik, endüstriyel sistemdeki standartlaşmanın bir
uzantısı ve görüntüsüdür. Müziğin üretiminde tekdüze, kalıplaşmış yöntem ve
teknikler kullanılmakta, başka bir deyişle müzik, kalıplaşmış formüllere göre
üretilmektedir.
Korkmaz Alemdar ve İrfan Erdoğan’ a göre; ciddi ve iyi bir müzik bu sakatlıktan
acı çekmez. İyi , ciddi müzikte ayrıntı tümünü içerir ve bütün düşüncesiyle
üretilir. Popüler müzikte; bu bütün –ayrıntı ilişkisi yanıltıcıdır. Ayrıntı,
bütünü taşımaz ve bütün bir dış çerçeve olarak görünür. Örnek; Antonio
Vivaldi’nin “Mevsimler Senfonisi”nin “İlkbahar” bölümü, Beethoven’in “6.
Senfonisi” ne eklenirse, her iki eserde de anlam dramatik bir şekilde değişir.
Çünkü eserdeki bölümler, birbirine kılavuzluk etmek için incelik ve ustalıkla
yapılmıştır. Eserde anlam, bölümlerin/hareketlerin birbiriyle olan ilişkisine
bağlıdır. Aynı şekilde; Büyük Rondo Formu’nun ( A B A C CODA/codetta ABA)
biçiminde, Sonat Formu’nun ( A B CODA/ GELİŞME /A B coda/ CODA) biçiminde,
Sonatin Formu’nun ise ( A B A B) biçiminde bir kuruluş formu varken, popüler
müziklerde bu kadar zengin , dengeli ve teknik yapılanma görmek olanaksızdır.
Popüler müzikte, ilk motiften sonra ezginin diğer kısımları tahmin
edilebilmektedir. Oysa ciddi müzikte, biçimi tanımak , tümü anlamada sadece bir
adım olmaktadır.
Popüler müzikte, işlenen tema saldırıdır. Tempo bunun üzerine kurulur. Diğer
kişiyi hor görme, itme, kullanıp atma görünümleriyle dolu bu müzikte;
hoşgörü,dayanışma ve insanlık değerleri reddedilir. Yine bu kültürün bir
yansıması olan 900’lü hatlarla, pembe çerçeveler sunulmakta, hayali
mutluluklarla beklenti içine sokulmaktadır.
Sermayenin ahlakı, parayla tarif edilmekte, para getiren/ kazandıran her şey
doğru ve iyi olmaktadır. bu endüstriler tarafından üretilen kültürel ürünlere/
mallara kar elde edilebilecek bir şekil verilmektedir. Tüketici , bir sanat
eseriyle doğrudan karşı karşıya olduğunu sanmakta, oysa tüketilenin ardında
kendisi bile bir mal olarak sunulmaktadır.
Yozlaşmış sermaye tabakasının, iletişim araçları ve dedikodularla abartılarak ve
çekicileştirilerek anlatıldığı, köşeyi dönme sevdası içinde olunduğu, köşeyi
dönünce mutluluğun yaratılacağı aldatmacalarıyla yüklü “çarpık değişen” bir
toplumda ise, arabesklik hiç de beklenmedik bir sonuç olmamaktadır. Bugün
gelişmekte olan toplumlar; popüler kültürün egemenliği / tehlikesi altındadır.
Bu durumun doğurduğu sorun ise, “kültürel kimlik bunalımıdır.” Kral Midas’ın
dokunduğu her şeyi altına çevirdiği gibi, bugün popüler kültür ve ögeleri her
şeyi “meta” ya çevirmektedir. Popüler kültürün popüler türküsü: Kendi imajında
bir dünya yaratılmasıdır.
Yaratmaktadır da....
SONUÇ
Sosyal/kültürel ve
ekonomik çöküntülerin yaşandığı dönemlerde, gemilerinin batmaya başladığını
hissedenler, “sanat”ı denize atmaya çalışmakta ya da allayıp-pullayıp “popülist
sanatı” yaratma yoluna gitmektedirler. Bunu da “kazanç (kar)” temeline
dayandırdığı “eğlenme” ya da şıkıdım şıkıdım “oynama” ile sağlamaktadırlar.
Teknolojinin sağladığı olanaklarla kitaplar, resimler, kasetler, klikler,
filmler... üreterek sanatı bir “afyon”a dönüştürmektedirler. Bu yolla insanların
“güdü”leri kışkırtılarak, onları heyecanlandırmak, boşaltmak istemektedirler.
İnsanları düşlerinin (özentilerinin) tutsağı haline getirmek için yoksul bir
kızı milyonerle evlendirmek, güçsüz ve kör delikanlının dünyaya meydan okumasına
ön ayak olmak, “bandıra bandıra ye beni” ile toplumun ahlak (ethik) değerlerini
yok etmek, peri masallarını “çağdaş” laştırarak, toplumun gerçeklerden tamamen
“arındırılma”sını sağlamaktadırlar. Böyle olunca da acılı yada acısız çiğ köfte
yapmasını becerebilenler bile karşımıza “sanatçı” kimliği ile çıkma cesaretini
gösterebilmektedirler.
Bugün bin atlı akınlarla köyden göç eden insanlar kent duvarlarına çarpmakta,
Anadolu’nun içten gelen coşkunluğu yitip gitmekte, “kader-alınyazısı” ya da
“tevekkül” sloganlarıyla dönüşü olmayan bir dünyanın “batsın”lığına
gömülmektedirler. Birey, toplumun karşısında bir aracıdan yoksun olarak tek
başına kalmakta, yabancılar arasında bir yabancı olmaktan öteye gidememektedir.
Bu durum da “şaşkınlık” ve “arabesklik” yaratmaktadır. “Sadece bir müzik olayı
olmayan” arabesk, kente göçen, kent ortamıyla uyum kuramamış, “kentsel yaşantıya
katılama”mış olan kır kökenli nüfusun kültürüdür. “Kırdaki geleneksel ortamı
kente” taşıyan nüfusun, “kırsal değerlerini bırakmamasının” nedeni de
uyumsuzluktur. “Doğu motifli”, “kuralsız” ve “söz ağırlıklı” olan arabesk müzik,
“kentli kültürüne sırt çevirmeye, düşmanlık beslemeye” başlaya nüfusun, “kentte
çekilen bu sıkıntıları, bu bunalımı, bu uyum kuramama olgusunu dile getirmek
haykırmak, boşalmak... gereksinimini” sağlayan bir “yığın kültürü’dür”.
Oluşturulmaya çalışılan “sanat”la (!) ilgili ürünlerin sömürücülüğü, vahşi
niteliği ve insan-dışı özü artık iyice biliniyor. Gerçek sanatın da görevi/iş
evi, insan, toplum ve kültür sorunları ile ilgilenmek ve onları evrensel
değerlerle buluşturmak olarak karşımıza çıkıyor.
Toplumun yozlaştığını, çürüdüğünü yazan, çizen, söyleyen sanatçılar
haklıdırlar. Ama daha büyük bir haklılık vardır ki, o da yıkımın/yozlaşmanın/yabancılaşmanın
önlenebileceğini gösteren yapıtlar sergilemeleridir. Çürüyen bir toplumda sanat
doğru sözlüyse çürümeyi de yansıtmak zorundadır ve toplumsal görevinden
kaçmadığı sürece sanat, dünyanın değişebileceğini göstermeli, değişmesine yardım
etmelidir. Ama özlenen sanat, bireyin, toplumsal yapısına dönmesini sağlayan bir
yol olarak görülmedikçe, insanın alınyazısındaki acılar ve yıkımlar karşısında
yaşamla uyumunu çözemedikçe/sağlayamadıkça, bir türlü yaratılamamaktadır.
Televizyon kanallarındaki “günübirlik” şarkıcıların, kartpostalları karalayıp
kopya eden ressamların, sıradan bir şeyler yazıp sonra da yüklüce paralar
ödeyerek onları “kitapçık” haline getiren yazarların “sanatçı” kapsamına
alındığı ve gerekli gereksiz her yerde “biz sanatçılar” diye söze başlanıldığı
bir toplumda, neyin”sanat” olduğu, kimin “sanatçı” olduğu belirlenmeli,
tozlaşmanın yaşanıldığı defalarca söylenmeli, “doğru”, belleklere
yerleştirilmelidir. Günümüzde içi boşalmış bir kavram kimliği olan “sanat”
kelimesi, öyle ortalarda yuvarlanıp duruyor ki, giderek, gerçek sanatçılar
tarafından kullanılmıyor. Cahit Külebi’nin de dediği gibi, “dansözlerin,
telekızların kendilerine “sanatçı” dedikleri bir ülkede, bana “sanatçı” demeyin.
Ben sanatçı değilim, ben şairim”
Gittikçe artan barbarlığa karşı tek dayanağımız, dostumuz var:SANAT.
Sözü, Paul Grillo’nun sanata çağrısıyla tamamlamak daha da anlam kazandıracaktır
söylemimize:
“İnsanın omuzlarında ara sıra oluşacak kanatçıklarla cennete doğru
yükseldiğini sanması sanat değildir. Böyle bir duyguya kapıldığın olursa
kanatçıkları hemen kesip atmalı, ayağını yere basmalısın. Bu türden iniş ve
çıkışlar sonunda sanatın ne’liğini (doğasını) kavrayıp sanatçı olabilirsin.
Hayat boyu sürecek görkemli serüvende hiçbir tanrıya kul-köle olmadan, her
tanrıya şükran borcu duyacaksın sanata kattıkları coşkudan, aydınlıktan dolayı.
Ustalık derecesini, deneme yanılma yoluyla kazanmaya çalışmalısın. Sanatçı
olarak, ellerinle gözlerinden –ve de tabii aklından- başka araçlara gerek yoktur.
Beethoven, Papanini. Heifetz ve de Picasso gibi büyük sanatçılar, çok çalışıp en
çok üreten el-kol işçileri olarak tanınmışlardır. Sanatın gramerini, ölçü ve
ölçekleriyle; arpeccio’larını tek tek ses, renk ve çizgilerini üretmekle sanatçı
olunur, gerisi boş laftır.”
Ogün Atilla Budak
Müzik
Araştırmacısı
Ana Sayfaya Dön
|