Son Güncelleme: 9 Eylül Perşembe 2010
34 adet aktif kullanıcı var.



 

ee

HOMEROS

HOMEROS, LİBRETTO YAZARSA

ya da ''IL TROVATORE'' ÜSTÜNE

Kaynak: Ulaş Başar Gezgin

 Bu yazıda, Adorno ile Horkheimer’ın “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserlerindeki “Odysseus”u, yorumsama yöntemlerine koşut (parallel) bir yaklaşımla, Verdi’nin “Il Trovatore” isimli opera eserinin metni ele alınacaktır. Bu ele alıştan önce, bazı kelimeler üzerinde anlaşmak ve başlangıç değinilerinde bulunmak gerekecek.

Öncelikle, “Trovatore” kelimesi (İt. Trovatore, İsp. Trovador, Fr. Trouvére, Alm. Minnesaenger, İng. Troubadour), Ortaçağ Avrupası’nda, çalgısıyla diyar diyar dolaşan aşıklara karşılık geliyor. Bu yönüyle, “Trovatore”; yerleşik olmayanı, uygar olmayanı, akıl çelici olanı temsil ediyor. Kısmen, Herman Hesse’in kahramanı Knulp’a, kısmen Knut Hamsun’un “Göçebe”sine benziyor. Farklılıklar yok değil. Bu farklılıklara değinilecek. Fakat önce “Aydınlanma” kavramı üzerinde durmak, yazının selameti açısından daha faydalı olacak.

“Aydınlanma” kavramı, tarihsel bağlamda, iki şekilde incelenebilir: 1) 18. yüzyıl ve sonrasının bir ürünü olarak aydınlanma, 2) Araçsal ussallığın (Instrumental rationality) bir ifadesi olarak aydınlanma.

Eğer “Aydınlanma”, 18. yüzyıl ve sonrasının bir ürünü olarak ele alınırsa, o zaman Adorno ile Horkheimer’ın ellerinden, “Odysseus”u “Aydınlanma” bağlamında yorumsayacak kuramsal araçlar, koparılmış olur. Zira, Adorno ile Horkheimer’ın çıkış noktası, “Odysseus”un ilk burjuva edebiyatı ürünü ve ilk “Aydınlanma” metni olmasıdır. Katı tarihsel düzlemde, “Odysseus”, burjuvazinin çıkışından önce, burjuva edebiyatına örnek olamayacağı halde, yine de, bu düşünürlere göre, araçsal ussallığın göklere çıkarıldığı temel bir metindir.

Öyleyse, araçsal ussallık nedir? Araçsal ussallık, belirlenmiş bir amaç için, araçların uygunluğunu merkeze alan bir ussallıktır. Elde bir hedef vardır. Bu hedefe ulaşmak için stratejiler uygulanır, kaynak yaratılır, kaynaklar düzenlenir vb. (Diğer ve son ussallık türü, özlü ussallıktır (substantial rationality). Özlü ussallık, araç-amaç düzenini de sorgulayan bir ussallıktır. Kullanılan araçların meşruluğuyla ve sondaki amacın mutlak ve görece değeriyle ilgilenir.)

“Odysseus”, araçsal ussallığa ilk örnek olarak sayılmasını, içindeki bir çok öykü parçacığına borçludur: “Cani” Tepegöz’ün hakkından gelinmesi; yattıklarını domuza çeviren, cazibesiyle dayanılmaz bir kadın olan Kirke’yle Odysseus’un öykücüğü vb. Bunların içinden, en çarpıcı ve “Il Trovatore” ile en fazla ilgili olan öykücük, kuşkusuz, Odysseus’un Sirenlerin (Alm. Seiren) ülkesine gidişiyle ilgili olan öykücüktür. Sirenler, bir kıyı kentinde yaşayan, söyledikleri şarkılarla onları dinleyen gemicileri delirten ve kendilerine bağlayan şarkıcı kızlardır (1). Odysseus, gemisiyle, Sirenlerin diyarından geçecektir. Sirenlerin varlığı ve nitelikleri, kendisine haber verilir (2). Odysseus, tayfalarına, kulaklarını balmumuyla tıkamalarını, kendisini ise, gemi direğinin en tepesine bağlamalarını ve ne kadar yalvarırsa yalvarsın, O’nu, çözmemelerini söyler. Gemi, sirenlerin memleketine girer. Gemiciler, kulakları tıkalı olduğundan, Sirenlerin büyüleyici şarkılarından etkilenmezler. Direğe bağlı Odysseus, söylediği gibi, tayfalarına, O’nu, çözmeleri için yalvarır. Sirenleri dinlemiş ve Onların yanına gitmek istemiştir. Tayfası, O’nun yalvarışlarına kulak asmaz ve gemi, Siren diyarını, kazasız belasız terkeder. Aydınlanma çağı ve sonrasında da aynı süreç hakimdir. Araçsal ussallık, bilimle, muazzam bir şekilde temellendiriliyor. Bilim, açıklıyor, tahmin yapıyor ve denetliyor. Siren diyarına gidilecekse, gerekli önlemler alınıyor. Savaş çıkacaksa, savaş bölgesindeki sivil halk boşaltılıyor, gerekli silahlar alınıyor, seferberlik ilan ediliyor, diplomatik çabalara girişiliyor vb. Araç var, amaç var. İp, direk,tayfalar var; Siren diyarından geçişi, kazasız belasız atlatmak var.

Bu Sirenler öykücüğünün diğer bir yanı da, sanat ve bilim+düzen(li dünya) ilişkilerine parmak basmasıdır. Bilimle açıklanan düzenli bir dünyada, herşeyin doğa kanunlarıyla sabit ve herşeyin ancak doğa kanunları içerisinde değişken olduğu bir dünyada; sanat ancak akıl çelici, dikkat dağıtıcı ve belki de delirtici olabilir. Sirenler öykücüğünde, düzenliler bir gemide yolculuk ediyordu; tersine, akıl çeliciler sabitti. “Il Trovatore"de ise, bu durum tersine dönüyor.

Giriş niyetine yapılan yukarıdaki genel açıklamalardan sonra, “Il Trovatore”nin bir özetini sunmalı:

Eser, bir aşk hikayesine dayanıyor. 15. yüzyılda, İspanya’da geçiyor. Her gece, Kraliçenin nedimesi Leonara’nın bahçesine bir aşık girmekte ve O’na, serenat yapmaktadır. Leonara, bir gece O’nun, geçenlerde yapılan dövüş yarışmalarında birinci olan kişi olduğunu anlar. Bu kişi, Biskaya Prensi’nin subaylarından biri olan Manrico’dur. Leonara, O’na tutulmuştur. Öte yandan, Luna Kontu, Leonara’ya aşıktır ve O’nun bahçesine girip serenat yapan kişinin yakalanması için askerlerine emir verir. Bir gece, Luna Kontu ve Manrico, karşılaşırlar. Luna Kontu, Manrico’yu düelloya davet eder. Manrico, Luna Kontu’nu alt eder, ama O’na acır ve öldürmez.

Luna Kontu’nun az bilinen, acı bir hikayesi vardır. Kardeşi bebekken, kardeşine bir Çingene kadın yaklaşmış, şatodakilere göre, O’nu kaçırmak istemiştir. Çingene kadın, başarısız olmuş ve dövülmüştür. Bir kaç gün sonra, bebek hastalanır. Çingene kadının, O’na büyü yaptığını düşünürler, O’nu bulup, cadı olduğu gerekçesiyle diri diri yakarlar. Çingene kadın, alevler içinde can verirken, kızına şöyle bağırır: “İntikamımı al!” Kızı, öfkeyle bebeği bulur, gidip O’nu ateşe atar. Muhafızlar geldiğinde, bebeğin yanmış cesedini bulurlar. Luna Kontu’nun ve bebeğin babası, yine de, bebekten ümidi kesmez. Ölmediğini hissetmektedir. Ve ölüm döşeğinde, oğlu olan Luna Kontu’na söz verdirir: “Kardeşini, ölene dek ara! O Çingene’yi bulursan, belki O’nu bulabilirsin.” Ama, Çingene kızı, tüm çabalara rağmen, bulunamaz.

Manrico, Çingene’dir. Annesi ve diğer Çingenelerle birlikte, dağda yaşamaktadırlar. Annesi, bir gün, Manrico’ya, anneannesinin acıklı öyküsünü anlatır. Manrico’nun anneannesi, bir bebeği büyülediği gerekçesiyle, yakılmıştır. Manrico’nun annesi, öfkeyle, o bebeği alıp ateşe atmıştır. Fakat sonradan anlar ki, ateşe attığı, kendi bebeğidir. Diğer bebeği alır ve bağrına basar. Manrico, bu hikayeden sonra, Luna Kontu’na karşı, büyük bir öfke duyar. O’nu düelloda öldürmediği için, pişman olmuştur.

Leonara ile Manrico’nun birbirlerini sevdikleri ortaya çıkar. Mutluluğa ereceklerken, Manrico’ya bir emir gelir. Castillor Kalesi’ni savunması gerekmektedir. Gider ve bir süre sonra, Leonara’ya, O’nun ölüm haberi gelir. Leonara, çok kederlenir ve manastıra kapanmaya karar verir. Manastıra kabul töreni esnasında, Luna Kontu gelir, Leonara’yı deliler gibi sevmektedir. O’nu zorla kaçırmaya gelmiştir. O sırada, Manrico gelir. Ölmemiştir. Çingenelerle askerler savaşırken, Manrico, Leonara’yı kaçırır. Mutluluğa çok yaklaşmışlardır. Ama, Manrico’ya kötü bir haber gelir. Annesi, Luna Kontu tarafından, casusluk yaptığı iddiasıyla, yakalanmıştır. O’nun, Luna Kontu’nun kardeşini ateşe atan Çingene olduğu ve Manrico’nun anası olduğu anlaşılmıştır ve yakılacaktır. Manrico, Çingenelerle birlikte, şatoyu kuşatır. Yenik düşer ve esir edilir.

Leonara’nın tek çaresi kalmıştır. Luna Kontu’na gider, Manrico’yu serbest bırakmasını ister, çünkü Luna Kontu’yla evlenmeye karar vermiştir. Luna Kontu’na belli etmeden, yüzüğündeki zehri içer. Manrico’ya bir an önce kaçması için yalvarır. O sırada, Luna Kontu gelir, Leonara’nın, kendisini kandırdığını, anlamıştır. Leonara, zehrin etkisiyle oracıkta ölür, Manrico ise ateşe atılacaktır. Manrico’nun annesi, Luna Kontu’nu, engellemeye çalışır. Gerçeği anlatacaktır. Ama vakit çok geçtir. Manrico, artık can vermiştir.Çingene kadın, Luna Kontu’na şöyle der: “O, senin kardeşindi! Annemin intikamı alınmış oldu!” Ve perde, düşer.

Şimdi sıra, bu metni yorumsamakta:

Bu öyküde, bir yanda düzenli bir hayat var (bu, Leonara’nın, Luna Kontu’nun vb.nin hayatı); diğer yanda, akıl çelici, dikkat dağıtıcı ve göçebe bir hayat (bu, Manrico’nun ve diğer Çingenelerin hayatı.) Manrico, kentsoyluların (aristokrat) hayatına, sanatçı kişiliğiyle giriyor. Leonara’nın sevgisini, Luna Kontu’nun nefretini kazanıyor. O, bir Çingene. Göçebe ve pis bir yaşamı temsil ediyor. Ve, kısacası,akıl çeliyor. O’nun kentsoyluların hayatına girişiyle, düzen bozuluyor. Bunun yanısıra, Manrico, savaşçı bir kişilik. Hem iyi bir savaşçı hem iyi bir sanatçı. Yani, Sirenler öykücüğüne geri dönülürse, şu söylenebilir: Manrico, öyle güçlü bir Siren ki tayfaları da alt ediyor. Odysseus’u/Leonara’yı kazanmasını biliyor.

Luna Kontu’yla Manrico, düello yaptıklarında, Manrico, rakibini yener. Ama, O’nu öldürmez. Acıma da; uygar olmayan, düzensiz ve göçebe olan “öteki”ne aittir. Luna Kontu galip gelseydi, Manrico’yu, kesinlikle öldürecekti. Çünkü araçsal ussallık, bunu gerektirir. “Hayatta kalmak için, düşmanını sağ bırakmayacaksın.”

Luna Kontu’nun kardeşiyle ilgili kısım da çok önemlidir. Kentsoyluların, Çingenelere nasıl önyargıyla yaklaştığını imlemektedir. Bebeği kaçırmak gibi bir niyeti, belki de yoktu. Ama O bir Çingene’ydi ve O’na biçilmiş bir takım özellikler vardı. Bu durum, kentsoylu tarafın, olayı anlatışında da sırıtmaktadır: “...ve kemerinden, büyücülük yaptığını gösteren şeyler sarkan (abç) bir Çingene kadın...” (Bebeğin hastalanması olgusundan, “Çingene, büyü yaptı!” sonucu yerine başka sonuçlar da çıkarılabilirdi. Bilim felsefesi açısından bakıldığında, değişkenleri denetlemek gerekirdi. Çingenelerin bir şekilde ilişkide bulunduğu bebeklerle, bulunmadığı bebekler karşılaştırılır. Bu iki gruptaki hastalık oranına bakılır. Aralarındaki fark, birinci grup lehine istatistiksel anlam (statistical significance) taşıyorsa, Çingenelerin büyü yaptığından söz edilebilir. Bir de “büyü” kavramının uygulamaya yönelik tanımı (operational definition) gerekiyor. Tabii, bütün bu yöntemsel öğeler, metinden (15. yüzyıl) sonraki yüzyıllara dayanıyor. Yine de, bebeğin doktoru, “Bebek, şu anki tıbbın iyileştiremediği bir hastalığa yakalanmış. Eminim, tıp, bu sorunu da bir gün çözecektir.” diyebilirdi.)d Çingene kızı, sonuçta, bebeği ateşe atmıştır ve bu “canilik”e gerekçe olarak, o an duyduğu öfkeyi ve intikam duygusunu göstermiştir. Bu, açıkça, usdışıdır, ve uygar olmayana ve göçebe olana özgüdür. Bu gömlek, bu eserde, Çingenelere giydirilmiştir. İkinci bir nokta ise, bebek hikayesinin, tarih yazımı üzerine hoş bir örnek olmasıdır. Kentsoylular güçlüdür ve tarihçiler onlara çalışır. Çingeneler, kötüdür ve pistir. Çingenelerin, olayı, başka bir şekilde anlattığı görülür, ama Onların tarihini yazan yoktur.

-(Çingene kadın yakalandığında, Luna Kontu sorar:) Sen bizim aramızda casusluk mu yapıyordun? Nereye gidiyordun?

-Bilmem.

-Ne demek "bilmem"?

     -Biz Çingeneler, başıboş dolaşırız. Biraz sonra nereye gideceğimiz, belli olmaz.

Bu diyalog, araçsal ussallık konusunu, tekrar açıyor. Çingenelerin, belirli amaçları yok. Ve bu durumda, araçsal ussallıktan sözetmek mümkün değil. Onlar, uygar değil. Ussal (rational) değiller. Diğer bir nokta ise şu; bilimin onların davranışlarını tahmin etmesi zor. İnsanın bir amacı olursa, onun edimlerini (action) tahmin etmek, kolaylaşacaktır. Ama bu, Çingeneler için geçerli değil. Düzenli dünyadan dışlanmalarının sebeplerinden ve sonuçlarından biri de bu... Bir kısır döngü...

Metindeki manastır miti de dikkate değer. Fakat, metnin sonu kadar dikkate değer değil. Metnin sonu, öyküyü, bir Çingene oyununa indirgiyor. Çingene kadın, Manrico’ya bile, kendisinin, O’nun annesi olmadığını anlatmamıştır. Bu bakış, 18. ve 19. yüzyıllarda yaygınlık kazanan, Yahudilerin dünyayı ele geçirme planları yaptıkları şeklindeki garip ve hayali düşünceye çok benzemektedir.

 

Metnin geneline bakıldığında ise, şu görülür: Kentsoylularla Çingenelerin yerleri, belli ve ayrıdır. Sınırları nettir. Çingeneler, kentsoyluların mıntıkasına, ancak; bebek kaçırmak için, ya da diyar diyar dolaşan bir aşık olarak, ya da casus olarak, ya da saldırgan olarak girebilir. Çağımızın dünyası da böyle olduğundan, “Il Trovatore”nin, yansıtmacı (mimetical) bir eser olduğu söylenebilir.

Öyküye, eğitim ve kültür bağlamında bakıldığında, sıkı bir soru ortaya çıkar: İnsan, yaşadığı çevre koşullarıyla mı bir ulusa (Çingene vb. Ulusu) dahil olur, yoksa kalıtımsal özellikleriyle mi?

Çağımızda ne Çingene Sirenler kaldı ne de gemicileri onlardan, onları gemicilerden koruyacak tedbirler...

Bu durumu esefle karşılıyorum...

 (1) Canavar düdüğü, korna vb. için kullanılan “Siren” kelimesi, buradan geliyor.
(2) Bu hikayedeki cinsiyetlerin konuşlanışı ve Sirenlerin bir kıyı “kent”inde oturup oturamayacağı, iki ayrı yazı konusu.
(3) Bilim felsefesi açısından, önemli bir nokta. Ama, bu da ayrı bir yazı konusu.
(4) İşte, ussallık ile usdışılığın (irrationality) eytişimine (dialectic) bir örnek. Yani, bu doktor, usdışılığı mı temsil ediyor?
Hem evet hem hayır. Ayrı bir yazının konusu.

Kaynak: Ulaş Başar Gezgin

Yazılar ve Makaleler Sayfasına Dön            Ana Sayfaya Dön